10 Ocak 2010 Pazar

S ile K'NIN AŞKI


    Kocaman çiftliğinde doğayla iç içe yaşıyordu. Ailesinin ve çevresinin gözdesiydi. Hepsi üzerine titriyordu. Birlikte o kadar huzurlu bir yaşam sürüyorlardı ki huzurun ne olduğunu bile bilmiyorlardı. Tertemizdi. Kalbi iyilik ve güzellikle tıka basa doluydu. Aksini bilmediğinden, iyilik ve güzellik hakkında da en ufak bir fikri yoktu. Yavaş yavaş dişiliğini keşfediyor ve yetişkinliğe adım atıyordu. Güzeller güzeli yüzünü, kapkara gözlerini seyre doyum olmazdı. Yürürken endamlı hareketlerle bir o yana bir bu yana salınan omuzları, biçimli kalçası, kocaman memeleri ve sivri boynuzlarıyla tam bir inekti Sarıkız.
    Sarıkız, komşu çiftlikten Karaboğa'yı seviyordu. Karaboğa'nın kaslı bacakları, pala boynuzları ve bir o yana bir bu yana salladığı kalın kuyruğu rüyalarına giriyordu. Karaboğa da Sarıkız'a karşı boş değildi. Uzun zamandır alıcı gözlerle birbirlerini izliyorlardı. Kerem ile Aslı, Ferhat ile Şirin, Leyla ile Mecnun gibi diğer efsanevi aşıklardan hiçbir aşağı kalır yanları yoktu. Tıpkı onlar gibi Sarıkız ile Karaboğa'nın da önlerinde aşılması güç engeller vardı. İki çiftliği ayıran çit kavuşmalarına mani oluyordu. Bu yetmezmiş gibi şimdi yeni bir dert daha çıkmıştı. Çiftlikteki büyükbaşlara hizmet eden iki ayaklılar Karaboğa'yı sürüsünden ayırmış ve küçük bir avluya koymuştu. İki ayaklılar Karaboğa'ya çok iyi bakıyorlardı. Karaboğa iyice semirmiş ve Sarıkız'ı daha da heyecanlandırır olmuştu. Görmüş geçirmiş yaşlı bir öküz, Sarıkız'a endişeyle fısıldayarak, Karaboğa'nın seçilmiş büyükbaş olabileceğini möölemişti. Sarıkız yemeden içmeden kesildi. Gözü ne taze ot, ne saman, ne de küspe görüyordu. Çok sevdiği yonca tarlasına bile hevesi kalmamıştı. Karaboğa belki damızlık bile olur ve kendisine bakmaz diye dertleniyordu. Koskoca seçilmiş, damızlık büyükbaşın kendisine sadık kalmayacağını, uzak çiftlikteki montofon şırfıntılarıyla gününü gün edeceğini düşünüyordu.
    İşte o sabah... Sarıkız içine doğmuş kötü bir hisle uyandı. Çite koştu. Uzaktaki Karaboğa'yı izliyordu. Derken Karaboğa'nın etrafına bir kalabalık toplandı. Bir arbede çıktı. Karaboğa kaçıyor, iki ayaklılar kovalıyordu. Karaboğa'yı çitin dibinde kıstırdılar. Yere yatırdılar. Ve oracıkta, Sarıkız'ın gözleri önünde, boğazını kestiler. Sarıkız koşmaya başladı. Koştu, koştu, koştu... Bir kavak ağacının dibine yığıldı.
    Yaşlı öküz sürüye hitaben möölüyordu. "Size mezbahalardan bahsetmiştim! Artık vaktidir. Ey büyükbaşlar, birleşin! Kaybedecek boynuzlarımızdan başka hiçbir şeyimiz yok!" Sürü ise kayıtsızca geviş getiriyordu.
    Konvansiyonel hava hareketleri amansız bir yağmura yol açtı. "Amma yağıyor ha," dedi iki ayaklı. "Fena yakalandık." Diğeri cevap verdi. "Bayramda yağar, kan temizlensin diye..." Kavakların arasındaki kulübeye sığınmaya gidiyorlardı ki Sarıkız'ın cansız bedenini buldular. "Yazık," dedi iki ayaklı. "Mundar olmuş!"




"MM Dergi,  Sayı 4, Kurban Bayramı Özel, 25.11.2009"
(Bu sayı yayımlanmadı.)