İsrail, cihata giden sivilleri mi ne vurmuş yine? Güzel dünyamızda böyle şeyler nasıl oluyor anlamıyorum! Olabilir dünyaların en iyisinde, huzur ve barış içinde, tatlı tatlı yaşayıp mutlu olmak varken; neden böyle şeyler oluyor gerçekten de anlamak mümkün değil! İsrail, piknik yapan Filistinlileri de vurmuştu değil mi? Sivillerin vurulmasına mı kızdınız? Kızmayın, hakkınız yok. Asker diye de zaten, üniforma giymiş sivillere denir. Çocukların ölmesine mi kızıyorsunuz? Büyüyüp, yetişip üniforma giyecek masum görünüşlü çocuklarınız da çakı gibi birer asker. Bilmiyor musunuz? Ben biliyorum, onun için kızmıyorum. Ne zaman haberlerde altyazıyla savaştan bahsetseler ve ‘az sonra!’ deseler ben hemen kendime bir içki alıp ayaklarımı da sehpanın üzerine uzatır, merakla beklemeye başlarım. Kaçırmamak için reklamları bile izlerim.
Ve artık doğmuş olmaktan, utanmayacağım!
Naziler Yahudileri sabun yapmış. Vietnam cehenneminden dönen nazik ruhlu Amerikan askerleri çok büyük acılar çekmiş. Fransızlar Kuzey Afrika'da, İtalyanlar kimbilir nerde bilmem ne yapmış. Ermeniler, Rumlar, Türkler, Kürtler; ve saireler... İngilizler falan; ellerini sürmek istemedikleri için Yunanlıları, Anzakları Türklerle kapıştırmışlar. Burunlarının dibindeki İskoçlara İrlandalılara, kimbilir.. Hitler'i kimse durdurmaya girişmediği halde, hatta çokuluslu şirketler nazilere silah üretmek için koşarak batımerkezcilik denen şeydeki ‘batının’ bağrında fabrikalar kurduğu halde, ki bunlar hala ‘üretim’ yaparlar... Bütün bunlara rağmen hepsi ağızbirliği etmişçesine zavallı bir gerzek olan Hitler’in arkasından demediklerini bırakmamışlar.
Medeniyetlerimiz çok başarısız ve geçmişimiz hep yakamızda olacak. Çıkarabildiğimiz en büyük cani Hitler mi? Bundan utanmalıyız. Gerçi tahtı her devirde sallanıyor. Hitler’i, Stalin durdurmak zorunda kalmış, o da gitmiş bilmem nerde bilmem kimleri kesmiş. Amerikan rüyası, Kızılderili cesetleri üzerinde yükselmiş. Şimdi hatırlasam da ölen kızılderili sayısını o yılların dünya nüfusuna oranlasam, ağzınız açık kalır. Afrika... İspanyollar... Kuyucu bilmemne paşa vardı... Ortaçağın giyotini... Katli vacipler... Afganistan, Lübnan, Irak, Darfur... Şili... Kamboçya... Yugoslavya... vs. vs... Saymakla bitmez. Biraz emek harcanıp hoşunuza gidecek daha detaylı örnekler de bulunabilir. Rivayet odur ki şu Kuyucu'nun küçük bir çocuğu es geçmeyişi vardı tarih kitabının birinde, biraz hatırlasam hoşunuza gider. Kubilay’ı anlatsam içlenirsiniz. Biraz edebiyat bekliyorsunuz belki.. Her neyse işte!..
Ekrandan canlı canlı seyredip, gazetelerin boy boy fotoğraflarına bakıp bakıp içinizin nasıl da kan ağladığından bahsetmeyin. Bana atıp tutmayın. Külahıma bile anlatmayın... Albay Kurtz’ün dediği gibi... Kurtz söylemiş diye ben susmak zorunda mıyım? O eski güdü, bende de var. Fakat bir üst beynim var; şuralarda bir yerlerde olmalı, bilmiyorum. Sizinkinden çok daha iyi işliyor ya da bana öyle geliyor. Aynı şey, önemi yok. Ve bana eğer her şeyi yok edemeyeceksem, hiçbir şeyi yok edemeyeceğimi söylüyor. Yürek diye bir şeyle kandırmaya kalkmayın beni. Yürek değil o, kafanız çok karışık. Ben ne istediğimi biliyorum. Hayvanlığınızdan kalanları görüyorum. Medeniyet dediğiniz koca bir perde, Platon’un perdesi gibi... Platon’u seversiniz ... Oralarda bir yerde, perdenin arkasında; ideal, gerçek bir savaş olmalı. Medeniyet, paranız, emperyalizm, kendinizin uydurup sonra inandığınız yalanlarınız, güç, doymazlığınız, her ne haltsa... Bazı şeyleri açıklamaya bunlar da yetmiyor.
Söylediklerimde sakın bir ironi aramaya kalkmayın. Ne söylüyorsam, onu söylemek istiyorum. Bakın çok önemli bir şey söylüyorum: Medeniyetlerinizin küçük savaşlarını görmüyorsunuz, ne halde olduğunuzu... Ne kadar havada ve ne kadar saçma! Bir yerde kan, bomba, ölen çocuklar gördüğünüz zaman ekran başında mızmızlanıyorsunuz. Alet yapan maymun bozması çok şey öğrendi ve ortalığı karıştırdı. Fakat kurulanın özü hiç değişmedi, tıpkı tepemizdeki gökkubbe gibi... Hiçbir şeyi gerçekten değiştiremediniz, sadece karıştırdınız. Bu yüzden de artık anlayamıyorsunuz. Oysa her şey çok açık. Dünyanız zaten anlayamadığınız kocaman ve tek bir savaş. Oyunlarınızdan bıktım. Anladınız mı? Madem ancak görünce anlıyorsunuz, ben artık kan istiyorum, ölü çocuklar, bombalar, vahşet, anlamsızlık...
O eski güdü, fark edemiyorsunuz bile... Ve ölüyorsunuz evet.. Ölüşünüzde eksik bir şey var: onur! Bir türlü doğru düzgün ölemiyorsunuz. Ve sırf ölüyor olmanızın bir anlamı olsun, sizden sonra da devran dönsün diye; çabalayıp duruyorsunuz ölürken. Bana yalanlar anlatmayın. Kartlarımızı açalım, silahlarımızı çıkaralım. Aptal yerine konmayacağım, esaslı, sıkı bir savaş istiyorum. Perdenizin arkasındakini... Gerçek, büyük bir savaş; ne için olduğu önemli değil, kimle olduğu da... Tek istediğim büyük, çok büyük, gözümü kamaştıracak kadar büyük bir savaş... Ancak o zaman aranıza katılabilirim.
Artık haricinizdeyim. Haricinizde oluşum yanılgı değil, çünkü kendime bir üniforma hazırladım. Hiçbirinizinkine benzemiyor. Fabrikasyon değil, çok farklı da değil kabul ediyorum. Fakat ben yaptım. İçinde birden fazla insanın olduğu hiçbir şeye inanmadığım için, sadece kendime, tek bir üniforma yaptım.
O büyük savaşı ben çıkarmayacağım, size savaş açmayacağım. Size savaş açmak demek, sizden olmak demek. Ama bütün ruhumla katılacağım, bu savaşa inanıyorum. Bir sabah, güneşli bir sabah... O çok sevdiğiniz leylaklarınız, mimozalarınız falan; artık boynunu mu bükmüş olur, başka tasvirler mi olur... Her neyse... Kimse aptal yerine konmayacağı için mutlu olacak savaşımıza belki dünya da katılır, üzerimize heyelanlar bırakır. Savaşırken yerkabuğu ayaklarımın altında titreyerek bunu kutlasın istiyorum. Nehirler barajları yıkıp geçsin falan... Kitaplarınızda anlatılır, dört büyük ve milyonlarca küçük olanlarında... Gerçek ve eksiksiz bir şölen!
İşte ben de umduğum gibi o mutlu sabahı görebilirsem, kalkıp yüzümü yıkadıktan sonra kulaklarımda savaş gürültüleriyle kahvaltımı yapacağım. Üniformamı giyerken yine biraz geç kaldığımı düşünüp gülümseyeceğim. Kılıcımı çekeceğim ve kalabalığın arasına belki ilk defa sevinçle dalacağım. Ve coşkuyla atılacağım!.. Önüme işçi, işveren, yaşlı, velet, gazeteci, yazar çıkmış; hiç bakmayacağım! Ve galibi olmayacak bu büyük savaşın hatrına güneş bile gönül indirecek. Güneşin garip bir şekilde şu hafif yuvarlak dünyanın her tarafını aynı anda aydınlatışını fark edemeyeceksiniz. Newton’un elmasını düşüren fizik de yerini terk edecek yavaşça... Güzel bir gün göreceğiz, güneşli güzel bir gün... Şimdiye kadar algı aralığınıza denk düşmeyen renkleri görecek, sesleri duyacaksınız; tanımlamaya fırsatınız bile olmayacak. Geriye kimse kalmaması için güneş batmayacak o gün. Aksine bütün gün savaşmış olmanın yorgunluğuyla can çekişirken ve neden sekiz saat mesaiyle savaşılmadığından ve öğle yemeği molası olmamasından sızlanırken hepiniz, yavaşça ve sonsuza dek yok olurken... Ben hala cani neymiş, nasıl olurmuş hepinize gösterirken, o ateş topu da dünyamıza yaklaşacak. Saracak bizi ve sizin şu küçük dünyanızı... Ve milyon yıllık film, bütün acı birikimiyle, mutlu sonla; nihayet bitecek! Görkemli bir şölen ateşi bile kalmayacak geriye!..
Ve artık doğmuş olmaktan, utanmayacağım!
