Hoca Nasreddin salaş bir rock bar görünce hemen oturup bira söylemiş. Birasını yudumlarken arada da cebinden kanyağını çıkarıp çakıveriyormuş. Garsonlar bu durumu farkedince Nasreddin Hoca'nın ağzını burnunu kırmışlar. Rock camiasına bu mekanda yandan çalıştırmanın sonuçlarını Hoca Nasreddin üzerinden göstermişler adeta. Hoca Nasreddin'in kemik ve kasları, her bir yeri ağrıyormuş. En çok da yüreği sızlıyormuş. Daha doğrusu yüreğinin hemen üstü sızlıyormuş. Dayak yerken kırılan cep kanyağının camları o koca yüreğinin hemen üzerini çizmiş parçalamış çünkü. Hoca Nasreddin yaşadıklarından ders çıkarabilen bir koca âlim olduğu için iyileşir iyileşmez kendisine metalden yakışıklı bir matara satın almış. Böylece hem koca yüreğini bir nebze korumayı hem de bir daha dayak yerse bari üzerine iki yudum boğazını ıslatabilmeyi hedefliyormuş. Gel zaman git zaman Hoca yine aylak aylak dolanırken bir rock bar görmüş, hemen oturup bira söylemiş. Biraz içtikten sonra cebinden ışıldayan matarasını çıkarıp bir yudum çakmasıyla garsonla göz göze gelmeleri bir olmuş. Hoca o anda buranın daha önce dövüldüğü yer olduğunu anlayıvermiş. Garsonun belinde sopa kıran mı yoksa böğrüne tekme atan mı olduğunu çıkarmaya çalışıyormuş. Garson sırıtarak yaklaşırken Hoca da mırıldanıyormuş: "Dayağı severim... Fakat hepsini yiyebileceğimi sanmıyorum! Öyle desem buna acaba..." Garson gelip dostane bir şekilde Hoca'nın sırtını sıvazlayarak "Yakışır dedeme!" demiş ve uzaklaşmış. Hoca Nasreddin şaşkınlıkla bir yudum daha kanyak alıp düşünmeye başlamış. Birası tazelenirken garson bir koca tabak da patlamış mısır ikram etmiş. Hoca bir mısıra, bir garsona bir o güzel matarasına bakıp kağıt kalem istemiş. "Ye mataram ye!" yazmış kağıda. Biraz düşünüp üstünü karalamış: "Ye mataram ye!"
