26 Şubat 2012 Pazar

çalışmak bütün kötülüklerin anasıdır


Sendikalar birliği cartı curtu bilmem ne kurumundan falan filan bi şeyler resepsiyonuna davet edildim ve katıldım günnükçüğüm.

Hatırlarsanproleteryaylasonmaceralarımtatsızdıhanibirkomünistpartininankaradakikongresinekatıldığımdahanihaydihaydiheidiiaallahaşkınaakapitalistibneleerdöndüşaşkınaatezahüratımsloganatanlarcapekhoşkarşılanmamıştıdahanisonrafransızkomünistpartisindenbikızcağızasizdemipartidensıkıldınızgibisindenyanaşmıştımdasonraloisferdinandcelinefransızmıydıfilansızmıydıderkenkızakongreninyapıldığısporsalonunugezdireyimdehanitamatasporumuzmindergüreşinitanıtacakkendevrimmuhafızlarınahuopsenselenmiştikdecakcukyapmışlardıvizyonsuzolduklarındanenternasyonelmücadelemesektevurduydularhanidevrimnikahımızvarbizimdiyeçıkıştıydımdagenedelanlılunlucahilcahilkonuştuydulardahanibendebişişederdalanşarabınalıpdabahçedekendipartimiverdiydimhıı? Günnük? Sen de zati aptaldın, hiçbi şeyi de hatırlamaz oldun iyice leylalandın başımıza, sayfalarını karıştırdım hani nerde bu macera, hıı? Yok. Günlük bile deyilsin, zibidisin. neys.

Sendika şeysileri madem davet etmiş icabet edeyim bakalım camiada neler oluyor düşüncesiyle resepsiyona katıldım. Resepsiyon boştu ama çlling diye zili çalınca biri geldi. Hemen beni içeri aldılar. Şöyle bol kızıllı afilli bir toplantı beklerken sağda solda şarap içen bi sürü kovalaktan başka şey bulamadım. Metal sendikasından eski bi arkadaşımı görünce hemen yanaştım. Konser varmış haftaya ondan bahsetti, tamam dedim kapıya yazdır, artı bir istemez. Olm dedim bu nası davet, hep şarap, tamam rengi kızıl ama tadı kötü. Viski yok mudur acaba? Viskiyi pek tutmuyorlarmış, patron havasında tınlıyomuş. Yav zaten safi sarı sendika yani, bi viskiye gelince kızıl, vayy arkadaş yav. Rakı olurmuş, iyi peki, su filan katmasınnar da. Arka tarafta sote bir odaya geçtik, süslü süslü bir yer, kalın enseler bolca meze. İyi burda sistem ayakta takılmalı değil. Ayakta içmek çok saçma yani, yeterince içtikten sonra zaten ayakta duramıyorsun. Masada yer açtılar oturduk. Tahminimce bir ufak kadar içtikten sonra etrafımdaki sarı sendikacılardan rahatsız olmamaya başladım. Bunlar hep sendika kodamanlarıymış, eh, dünyalıklarını yapmışlardır, yakında da milletvekili olurlar. Komünist parti olmayan meclisde sendikacı vekil mi olurmuş, senin gözünü meclise değil cezaevine dikmen lazım yani, yok istemiyorsan orda işin ne, bak ben orda mıyım, madem istemiyorsun sen de orda olma bilader. Bunları içimden düşünüyordum. Bir duble daha ekleyince artık onlarla konuşma fikri bile tüylerimi dikeltmiyordu. "Arkadaşlar!" dedim. Ayağa kalktım. Yani madem burda oturmuştum sendikaların kesesinden demleniyordum, kendimce katkımı yapmalıydım. "Şimdi burda kimse kimseyi kandırmasın. Şurda biz bizeyiz, zaten hiç işçi de yok, korkmayın. Hepimiz biliyoruz ki; çalışmak, bütün kötülüklerin anasıdır. Bunu bi defa söyleyelim." Beyaz yakalılar sendikası filan olsa gerek birisi itiraz etti ve hiç iş olmasa ofislerin pek de fena yerler olmadığından filan bahsetti. O ara yeni mezeler gelince konuşmama ara verdim. Ortalık sakinleşince beklenti içerisindeki gözlerin üzerimde olduğunu farkettim. Umarım liderleri olmamı istemezler diyordum, neyse zaten sabah bunlar hatırlamazlar düşüncesiyle devam ettim. "Fakat bununla beraber... Kim ne derse desin, çelişki hala aynı yani, emek ve sermaye çelişkisi. Her ne kadar her şeyi açıklayamasa da, bunu da söyleyelim yani." Alkışları hafif bir el hareketimle susturup diğer elimle de masaya tutundum ki düşmeyeyim sevgili günlük. Düşersen kimse seni dinlemez.  Çalışanların da arada nadasa bırakılmaları gerektiğinden bahsettim. Bilcümle sendika başkanları karşımda dizili, konuştukça sesim kızıllaşıyordu. Çalışanlar için her üç yıldan sonra bir sene resmi ve ücretli tatil önerdim. Vizyonsuz oldukları için homurdandılar. Neye korkuyorlar anlamıyorum. Düne kadar işçilerin sigortası bile yoktu, hastalanınca ölüyorlardı, gerçi hala öyle. Birisi öyle deme sekiz saat iş günü vs. Kazanımlardan dem vurdu. Herhalde avrupalı bir sendikacı, susturdum onu. Bu direnç bende orayı terketme ve evime dönüp "lan kapital!" isimli bir kitap yazma isteği doğuruyordu. Tam ben artık kalkayım derken yeni şişler geldi. Altınbaşların kulüplerin havada uçuştuğunu gördükçe kalmaya karar verdim. Kaldıkça konuşasım geldi, açılmıştım. Kalamar söyleyerek konuşmama başladım. Basket şampiyonaları, olimpiyatlar, snooker, efendime söyleyeyim cümle tenis turnuvaları, film festivalleri bilmem ne; bunların hep resmi tatil olması gerektiğini anlattım. Küçük bir ara verip garsona şu içi peynir doldurulmuş olan acı turşu biberlerini tarif ettim, bilmeyişi keyfimi kaçırdı ama mücadeleyi bırakmadım. Sağlık sigortamdan kedilerimin yararlanamadığını anlattım. Bu sarı sendikacılar hiçbir önerime yanaşmadı. Sendikacılar oraya hasbel kader gelmiş bir sarfoş ben kadar mücadele etmiyorlardı. Artık küsmüştüm. Patlıcan ezmesiydi filan demedim, cilaya geçtim. Silahlı mücadeleden başka şans bırakmamışlardı. Sabah ilk işim dağa çıkmaktı işte, iyice ateşlenmiştim. Bir budaklı sopayla neler kazanılabileceğini proleteryaya gösterecektim. Cila sırasında planlarımı yaptım. Sirkeciden trene biner en kuzeyde iner, ordan otostopla ver elini istranca dağları! Canım trakya köylüsünün hareketime en azında kötü şarapla destek vereceğine güvenim tamdı. İnsan istemediğim için bayrağında budaklı meşe odunu bulunan tek kişilik örgütümle mücadeleme devam edecektim. Eh kaderimiz demek buymuş. Bu sırada makam otolarının hazır olduğu bilgisi geldi, işkembeciye gittik, kelleler paçalar şırdan derken uykuluğa da bağladık günnük. Güneş doğarken 3-5 bardak da demli çay içince içimde direnecek güç kalmadı. İşte ben de oyunun içinde pasifize edilmiştim. Son bir umutla sendikacılara pazartesi günü için "paşa gönlümümz böyle istedi" sloganıyla memleket sathında iş bırakma eylemi önerdim, gücümüz görürler dedim, zibidilerden gene tık yok. Artık tehlikeli değildim günnük, son çaylarla eski umarsızlığıma dönmüştüm. Istrancalara da baharda kampa giderim diyorum. Beni rahat bırak şindi uyuycam. Pöh.