17 Ocak 2010 Pazar

SERİN MERMER


    Bir bankanın önünde oturuyordum. Orda öylece yığılmış son sigaramı içiyordum. Üzerimde hafta boyunca her gün çalışmış olmanın ve kazandığım paralarla her gece sızana dek içmiş olmanın yorgunluğu var. Sigaramı içip evime gideceğim ve bin yıl sürse şikayet etmeyeceğim bir uykuya dalacağım. Kararım bu... Karar almak yetmiyor. Bir şekilde bir yerden başlamak gerekiyor elbette... İzmariti fırlatıp ayaklanmalı ve yürümeliyim. Bir bankanın önünde oturuyordum. Ve hiçbir şekilde, hiçbir yerden, hiçbir şeye başlamak istemiyordum.

    Belki kalkıp kendime içki almalıyım ve dönüp bu bankanın önüne oturmalıyım yine. Eve gidip uyuma kararım var. Evet... Belki bir şekilde ayaklanabilirsem, iki adım ötede farelerle paylaştığım bodrum katına dönebilirim. Kararlar, seçenekler, ihtimaller... Peki istek? Daha fazla içki istemiyorum, daha fazla sefalet, aptallık, kalabalık; insan! Tek istediğim uzun, deliksiz bir uyku. Acelesi yok. Çok daha fazla istediğim bir gün, yerimden kalkabilecek ve farelerin arasına da dönmeyecek kadar istediğim bir gün... Ki muhtemelen geceye dönmek üzere olan böyle bir akşamüstü... Evet.

   Şimdi istediklerimse gayet küçük şeyler. Eğlenceli bir şeyler olsa, bari şu akşam güneşinin hatrına... Mesela şu karşımdaki bina ansızın çökse. Belki cenevizlilerden beri ayakta. Üstelik terkedilmiş ve üstü başı dökülmüş. Belki artık çökmeli ve kendi toz bulutunun içinde yok olmalı. Biraz hareket beni miskinlikten kurtarır diye düşünüyorum. Ne bileyim bir cani çıksa; bu sıcakta nasıl palto giyebiliyor diye düşünürken ben, paltosunun içinden irice bir silah çıkarıp amaçsızca etrafa ateş açsa... Kan gölünün içinde oraya buraya kaçışan insanlar görsem. Pis Cani, silahını küçük bir kız çocuğunun beynine dayamış. Ateşlemek üzereyken belki lütfedip ayaklansam... Çevik bir hareketle silahı elinden alıp caniyi öldürürüm. Küçük, sevimli kız çocuğunu kurtarışım alkışlanır. Buna kızıp çocuğu da öldürürüm. Alkış kesilir, öldürdüm çünkü alkışlayanları da... Polisler nerde? Artık gelsinler, çok fazla insan var; bu dünyayı ben kurtaramam.

   Bu cadde çok renksiz, hiçbir şey olmadı. Bir kız geldi, yanıma oturdu. İsmi Afet, ben ona yavru diyorum. Ufak tefek tatlı bir şey, hep buralardadır. Ne düşünüyormuşum böyle baykuş gibi. Baykuşlar düşünmez ki; dururlar öyle, bakarlar. ‘Yavru inanabiliyor musun, beni denemişler?’ dedim, ‘Silah kurusıkıymış!’ Ne saçmalıyormuşum, yavru öyle dedi. Küçük göğsüne küçük bir çimdik attım; küfür etti bana, güldük. Onlar kan değil, ketçapmış. 'Bu dünya böyle benim bildiğim gibi değilmiş. Beni denemişler yavrucuğum, avuçlarının içinde büyütmüşler ve denemişler. Ve kaybetmişim, neyi kaybettiysem artık...’ Aklımı kaybetmişim, yavru öyle dedi, arkasından para durumumu sordu. Evet param var, öyleyse gidip içki almalıyım. ‘Ben eve gideceğim.’ dedim yavruya, ‘Bu Cumartesi akşamları çok kalabalık ve sinir bozucu oluyor. Sana içki alır öyle giderim.’ Kalmamı istedi, kaldım. İçki için istemiyormuş parayı, manyak Ferhat’a telefon edecekmiş. Olsun, fazla para verdim. Gelirken sigara, içki de alsın.

    Orda, o bankanın önünde öylece oturdum. Önümden insanlar gelip geçtiler. Seyrettim. Karanlık çöktü. Çok fazla insan ve bir o kadar çeşit, az çok kafaları çalışır. Yürürler. Bir şekilde birbirlerine benzemeyi başarıyorlar. Göz hizamdan gelip geçtiler. Olsun. Onlar geçtikçe zaman aktı. Yavru yanında birisiyle geldi. Ferhat evde yokmuş. Belki evdedir de telefonu açmıyordur. Belki ölmüştür. Neden bilmem, adamın tipi hiç hoşuma gitmedi. Bu amca kim dedim yavruya, ‘Uğraşma adamla, bırak takılsın.’ dedi. "Hoşgeldin amca." dedim, yavşakça güldü. Kendini tanıttı. Ressammış, onu anlayabildim. Biz gençlerden bahsetti, dinlemedim. Bir atölyesi varmış, Sultanahmet’te, bize neyse artık... Adamın neden hoşuma gitmediğini anladım. Kafasında bir beresi var ve yüzünde o yavşak gülümseme... Üstelik İngiltere’den yeni dönmüş gibi aksanlı konuşuyor. Evet, ressam olduğunu söylemesine gerek yok. Bu berenin adı zaten ressam beresi. Bu gülümseme de sanatçı gülümsemesi. Biraz üzerimizde ve bizi hoş gören bir gülümseme... Olsun. Biralarımızı açtık. Bir ara devriye geçti, ressam birasını sakladı. Yavru ile ben polislere karşı koca birer yudum çektik. Ressam beni sordu. Bir kaçak olduğumu söyledim. Suçumu sordu. Olsun. ‘Bilmiyorum.’ dedim. ‘Silah da zaten kurusıkıymış.’ Yavru masum olduğumu söyledi. Yanağından küçük bir makas aldım, kıkırdadı. Mesele suç değil. Yargılamak istiyorlar, kaçıyorum. O değer yargıları benim değil ki... Yoksa beni mahkum etmezler bile. Sanmıyorum yani, değmez. Cezalandırmak yetmez ki onlara, kendimi savunmamı istiyorlar. Ben de kaçıyorum, ne yapayım? Ressam bir şeyler anlattı, biz dinlemedik. İçkimizi yudumlayarak önümüzden akıp geçen hayatı izledik yavruyla. 

    İçkilerimiz bitti, ressam bize içki aldı. Biz ressama içki aldık, zaman geçti. Sırtında gitarıyla manyak Ferhat gelince yavru çok sevindi. yavru manyağa hasta. Manyaksa kimseyi önemsemediği gibi, yavruyu da önemsemez. Ressam aynı teranelerini Ferhat’a da anlattı, Sultanahmet’te atölyesi varmış... Olsun. Ferhat ressama önce şaşkın, sonra pis baktı. Ferhat biraz sinirlidir. Ondan korkarlar, ben severim. Çoktandır gözükmüyordu. Adalara gitmiş, ne haltlar çevirdiyse artık oralarda... Dört kişi olunca bankanın önüne sığamadık. Bütün paralarımızla ve ressamın da bir miktar katkısıyla üç şişe ucuz şarap aldık. Ressam kendine bira aldı, şarap içmezmiş. Aslında bal gibi içer. Sokaklara çıkıp halkının arasına karışmış bohem ruhlu ressamımız, ucuz şarap içemiyor. Olsun. Arka sokaklara doğru süzüldük. Ferhat ressamı sordu. "Atölyesi varmış." dedim. "Sultanahmet’te..." Olsun.. "İngiliz asıllı herhalde..." dedi. "Galiba..." dedim.

    Bir binanın bahçe duvarına oturup şaraplarımızı içmeye başladık. Peşimize takılıp bu tenha ve tekinsiz sokaklara kadar gelme cesaretini gösteren ressamımız bize sanıyorum sanattan bahsetti, Olsun. Pek dinlemedik, içtik sadece. Manyak arada bir ressama susmasını söyledi. Ressam arada bir sustu. Sonra yavru biraz olsun dinlediği için gene devam etti. Ressam yavruyu istiyor.

    Şişelerimizi yarıladık. Bir ekip arabası geldi önümüzde durdu, olsun. Zaten silah kurusıkıymış, zararsız. Ne yapıyormuşuz orda? Ne yapabiliriz ki? İçki içiyoruz. Ayrıca ressam yavruyu istediği için kafamızı ütülüyor. Yavru manyağın ilgisini çekmek için bana sokulup cilve yapıyor. Manyağın yine kafası karışık. Hep düşünür bu adam, hep bir şeyler çevirir; bilmeyiz. Delirmiş bakışlarla etrafı seyredip arada ressamı susturuyor. Ben de artık uyumak istiyorum. Polis oradan gitmemizi istedi, nereye olduğunu söylemedi. Ressam ‘Hemen gidiyoruz memur bey!’ dedi. Nedense polise Sultanahmet’deki atölyesinden bahsetmedi. Manyak ve ben memur bey lafına güldük. Yavru gülmedi, polislerin yanında gülmez. Manyak bahçenin içindeki evi gösterdi ve orda oturduğumuzu iddia etti. Polis binaya baktı, ben de baktım; yedi katlı betonarme bir yapıymış. Polise yedinci katta oturduğumuzu, fakat çatı olmadığı için betonun bütün gün güneşi emdiğini ve içerisinin çok sıcak olduğunu söyledim. "Eve ancak sabaha karşı bir kaç saatçık uyuyabilmek için girebiliyoruz." Ressam bizle aynı fikirde olmadığını hiç konuşmadan önüne bakarak, saygıyla ifade ediyordu. Polis içkilerimizi bitirince eve çıkmamızı söyledi. "Neden olmasın..." dedim, uykum var zaten benim. Manyak da memur beye hayırlı geceler dileklerini sundu. ‘memur bey’ derken ressama pis baktı. Ekip arabası giderken ressam yine memur beyli bir şeyler söyledi, bu sefer yavru da güldü.

    Yavru kucağıma oturdu. Olsun. İçkimi içip arasıra gögüslerini okşadım. Yavru uslu durmamı söyleyip duruyordu kıkırdayarak. Uslu ve zararsızdım. Orda oturmuş şarabımı içiyordum. Hele yavruya hiçbir zararım olamazdı, kucağımda oturmasına bile izin veriyordum. Ressam manzaradan memnun gibiydi. Yavruyu istiyor hala, sabırlı ve umut dolu... Sanatçılar hep umutludur. Manyağın şarabı bitti, yavrunun şişesini verdik ona. Benim şişemden yavruyla içiyor, arada öpüşüyoruz, olsun.

    İçkilerimizi bitirdik ve bahçe duvarını terkettik. Yavru çantasından bir kazak çıkardı ve ağlayarak manyağa verdi. Manyağın kazağı yavruda kalmış. Anlaşılan kıştan beri görüşmüyorlar. Manyak kazağı fırlatıp attı. Bu sıcakta ne kazağıymış, küfür de etti. Yavru çok eski ve terk edilmiş bir binanın basamaklarına oturup daha şiddetli ağladı. Buralar eski ve terkedilmiş binalarla dolu. Bu binanın basamaklarında daha önce oturup ağlayan olmuş mudur acaba? ‘Kadın milleti...’ dedi manyak, ‘Görüyorsun, bir kazağa ne anlamlar yüklüyorlar.’ "Evet." dedim. "Bir kazak sadece..." Olsun. Yavru için sadece bir kazak değil galiba, ağlıyor. Manyak sokağın başına kadar yürüyüp durdu, bizi bekliyor. Ressam gözettiği fırsatı bulmuş gibi, yavrunun yanına oturmuş bir şeyler geveliyor. Teselli edecek onu, Sultanahmet’deki atölyesinde... Yavru bana seslendi. Arada bir çağrılmak iyi bir şey, adımı unutmuyorum. Gidip onu ressamın yanından kaldırdım. Bana sarılıp boynumu öptü. Gözyaşları yüzüme bulaştı, kalçasını sıkıp kendime çektim. Sonra manyağa yetiştik. Ressam bir sokak köpeği gibi peşimizden geldi.

     Sokaklarda dolaştık. Yavru ağlamayı kesmişti. Amacımız var. Birini arıyoruz: teke... Olsun. Manyak, bir pavyon kapısındaki fedaiye tekeyi sordu. İki salaş bar ve kalabalık bir meyhaneye girip bakındı. Teke ortalarda gözükmüyor. Teke uyuşturucu satar. Fazla göze batmadan, ufak işler. Anlaşılan bir şeyler lazım. Manyak kullanmaz, başkasına satacak herhalde... Adalarda neler çevirdiği anlaşıldı. Ressam olaya uyanamadığı için korkmadı, bizle beraber yürüdü. "Tekeyi bayağıdır görmüyorum." dedim. İsterse Selçuk götoşunu bulurduk da... İşte... Göt Selçuk veresiye mal vermez, götlüğü de ordan geliyor zaten.

     Kalabalığa çıkıp bir bankanın önüne oturduk.  Buralarda çok fazla banka var. En az eski ve terkedilmiş binalar kadar çok. Ve çok daha fazla sayıda insan, yine önümüzden akıp gidiyorlar. Ve silahlar kurusıkı... Manyak, gitarını çıkarıp sinyale başladı. Piyasa işi meşhur şarkılar çalıyor. Oturduk, bankanın mermeri serin. Silahın kurusıkı olduğunu neden bu kadar geç farkettiğimi düşündüm. Ressam bize bira aldı. Manyak şarkı söyledi, insanlar ufak tefek bozukluklar attılar. Genelde boş geçerler ama Ferhat’ın pazarlaması iyi, güldürüyor; bozuklar akıyor. Bazen gitar filan da çalmadan para ister gelip geçenlerden, insanlar bu sefer korktuklarından verirler bozuklarını. Manyak, işini bilir. Birileri daha geldi oturdu, kalabalıklaştık. Birisi sinyale yardım etti. Herkes bozuklardan bir pay derdinde. Bir tanesi neden bilinmez manyağın gözüne battı, bir kaç veledi ve onu kovdu. Kötü şarkılar, bozuk paralar, ressamın biraları... Anlamsız kalabalık, anlamsız ömrümüz gibi yavaş yavaş eksildi. Etrafımızdakilerden ikisi kavgaya tutuştu. Manyak paralarını, gitarını toparladı. Kalabalık bitmeden oradan kalktık.

     Bankanın önünde toplanmış yeni tayfa da peşimizden geldi. Barların çoğu kapanıyor. Daha geç saate kadar açık kalacaklara ise manyağı almıyorlar. Hepsinde ufak tefek olaylar çıkarmış, tanıyorlar. Bir tanesinin kapısındaki yüzü tanıdım. "İçeri al bizi..." dedim. "Merak etme, uslu ve zararsızız." Zaten silah da kurusıkı... Tanıdık yüz manyağı süzdü. Manyak hafifçe kafasını sallayarak zararsızlığımızı teyid etti. Tanıdık yüz yol verdi. Yavru, manyak ve ben içeri girdik. Ressamı durdurdular. "O bizimle." dedim, saldılar. Diğerleri dışarıda kaldı. Bir kaç saat daha açık burası. Sahne önündeki kalabalığa bulaşmadan bir köşeye iliştik. Manyak bozuklardan birazını ayırıp saydı, garsona verdi. Biralarımız geldi, içtik. Ortalık çok gürültülü olduğu için ressam çenesini kapalı tutmak zorunda kaldı. Yavru kendine bir sürü tanıdık buldu, birbirlerinin kulaklarına bir şeyler söyleyip güldüler. Ressam kendine yeni yavrular bakındı; çok geç artık. Etrafta sevişen, dans eden, içen insanlar var; unutmanın sefasını sürüyorlar. Olsun. Hayat devam ediyor burda. Birkaç saat daha devam edecek.

    Derken kapıdan içeri Kamil ve o iki kız girdi. Kamil’in adının mı, yoksa lakabının mı kamil olduğunu merak ettim. Kamil’le sarıldık, pek görüşemeyiz ama severiz birbirimizi. Kamil hiçbir şey için kılını kıpırdatmaz. Her seferinde bu kızlar onu bulup sürüklemese herhalde birbirimizi tanımazdık bile... Kamil ney üfler. Pek üfleyemez de işte, can sıkıntısından uğraşır. Neyzen kadar içkiyi, Mevlana kadar da neyi sevmez. Kızlarsa bizim ressam gibi, sanatçı olacaklar. Karanlık şeyleri severler şimdilik, hızlı yaşarlar. İlerde belki bizim ressam gibi Sultanahmet’te bir atölyeleri olur. Bizim ressam, tahminimce; turistlerin falan portrelerini yapıyordur, kara kalem. Bu kızlar da heykel falan yaparlar müşterilerine, Sultanahmet’deki atölyelerinde. Belki atölye bizim ressamınkidir. Ressam öldükten sonra onlar tutmuştur. Çünkü atölye; depo desen olmaz, dükkan desen olmaz, işe yaramaz ve küçük, garip bir yarı bodrumdur. Ressam belki bu akşam ölür. Kimbilir...

    Kamil masamıza oturdu, kızlar kalabalığa karıştı. Yavru geldi kucağıma oturdu, içtik. Kamil Konya’dan yeni gelmiş, Mevlana’yı ziyaretten. Kızlar sürüklemiştir. Maceralı ve sefil gezisini anlattı. Duyabilmek için birbirimize sokularak dinledik, güldük. Kızlar geldi, yine içtik. Kızlar ressamı sevmedi. Ressam kızlar için umutlanmadı, hala yavruyu bekliyor. Manyak, işlerini halledemediği için keyifsiz. Üstelik kızları da sevmedi. Ben yorgun ve uykusuzum; üstelik silah, kurusıkıymış. Kamil, kızlar önüne getirdi diye içki içiyor. Kamil bu gece yine kızlarla yatağa girecek. Bu iki kız Kamil’i çok yoruyor.

    Bar tenhalaştı. Dışarı çıktık. Şarap alıp meydana yürüdük. Etrafımız kalabalıklaştı. Manyak bize sinyalin pek kaldırmadığı, güzel şarkılardan çaldı. Bankta öylece oturdum. Kamil’in kızlarından biri geldi bana çattı. Ben ne yaptığımın farkında mıymışım, kendime gelmeliymişim... "Kendimdeyim." dedim. "Bana pek yaramıyor ama.." Siktir çekip gitti. Olsun. Etrafımızdakilerden ikisi sanıyorum bir şeyler almışlar. Alkol kafasına benzemiyor. İkide bir kavgaya tutuşuyorlar. Ağır çekimde gibi hareketleri... Kafalar gitmiş, ne kavgasıysa bu... Ağırbaşlı bir dayımız var. O barıştırıyor onları. Biraz sonra yine ağır çekim kavgaya girişiyorlar. Aralarında fraksiyonel bir ayrılık varmış. Eğer anlaşabilirseler devrim yakın. Manyak bunlara kızdı. Tuttu ikisini de havuza attı. Kovdu, gittiler. Ressam ortalığın gergin havasından korktu biraz... Yavru ressama yakın, oynaşıyor onla. Ressam umut dolu. Havuzdan çıkanlar gidip ilerde polislere sataştı. Manyaktan korkarlar da, gider polisin başına bela olurlar. Polisler onlarla uğraşmamak için çekip gitti. Ressam cıkladı yine, ‘Devletin memuruna, cıkcık cık..’ Yavru ressamdan sıkıldı ve yine yanıma geldi. İçtik.

    Kızların bir adamı damladı. Konuştular. Kızlar bir şeyler aldılar. Kamil’e bir şeyler söylediler. Kamil geldi, kaçacaklarmış. Eğer bir şeyler lazımsa diye soruyormuş yavşak satıcı. "Orospu çocuğu..." dedi Kamil. "Orospu çocuğunu beklet..." dedim. Manyağa durumu anlattım. Orospu çocuğunun yanına gittik. Orospu çocuğunun dediğine bakılırsa tekenin başında bazı belalar varmış. Durum kafasına yatar gibi oldu. Tekenin kolay kolay yaş tahtaya basmayacağını bilir. Yeni ve toptancı bir müşteri bulma ihtimali gözlerini parlattı. Kızlara baktı. Kızlar Kamil’e olur verdiler. Kamil bana kefil oldu. Ben de "Manyak iyidir..." dedim. Bu gevşek bir kefalet sistemi, ticaret kanununa pek benzemiyor. Orospu çocuğu bilir ki parasını alamazsa bize gelemez. Manyak bilir ki parayı veremezse başına bir şeyler gelecek kişi ta kendisidir. Kimsenin kaçacak bir yeri yoktur. Anlaştılar. Kamil’le vedalaşıp banka döndüm.

    Yavru yine ressamın yanına gitmiş. Ağırbaşlı dayının yanına oturdum, sever beni. Dayının ayakkabıları yok, paltosu ve leş saçları var. Konuşmadan öylece içtik. İçkileri kimin aldığının artık farkında değilim. Manyak geldi. Orospu çocuğuyla randevulaşmışlar. Öğlende, adalar iskelesinde. "Sen de gel..." dedi. Adalarda durumlar iyiymiş de, güvenebileceği kimse yokmuş. Zorlanıyormuş, yarı yarıya... "Öğlen..." dedi, "Olur." dedim. Manyak gitti. Yavru arkasından bakakaldı. Ressam kolunu yavrunun omuzlarına attı. Yavru kendini kurtarıp bana geldi, içtik. Gün ağardı. Olsun. Ağırbaşlı dayının bir arkadaşı geldi, hacı dayı. İçkiyi bırakmış, bir seneye yakın olmuş. Dört ay önce evlenmiş, namaza başlamış. "Gene gelir takılır bizle, iyidir." dedi ağırbaşlı dayı... Olsun. Hacı dayı bir ara kayboldu, içkilerimiz bitti. Ressam artık ortalarda gözükmüyor, kaybolmuş olmalı. Yavruyla öpüştük, ağırbaşlı dayı rahatsız olmadı hiç, sağolsun. Hacı dayı geldi, bir büyük çöp poşeti dolusu patlamış mısır getirmiş. "Temiz." dedi, artmış. Biraz ondan yedik, bayatlamış. Yine yemek yemeyi unuttuğumu farkettim. Yavru kucağıma oturdu, öpüşmeye başladık. Yavru boynumu emerken etrafa baktım. Güneş meydana vuruyordu. Otobüs seferleri de başlamış, etrafta yine insanlar dolaşıyor. Olsun. Tatlı bir sabah serinliği... Sonra durduk. Dayılara "Eyvallah..." dedim, "Eyvallah..." dediler.

    Yavru beni meydandan parka götürdü. Biraz seviştik. Uzaklardan at hırsızının  biri bizi izliyordu. Büyük birader. Otuzbirci ressam da buralarda bir yerlerde olabilir. Yavruyu daha aşağıdaki büyük parka götürdüm. Teleferik kulubesinin kuytusunda sevişmeye başladık. Bir ara yavrunun pantolonunu çıkarmasını beklerken, yarım metre yanımda at hırsızını gördüm. Otuzbirci piç! Kalkıp piçi kovaladım. Koşarak kaçtı. Yavruyla devam etmeye çalıştık. Piç ne zaman kafamı çevirsem yakınımızdaydı. Neden rahat bırakmazlar? Uslu ve zararsızız işte! At hırsızına inat bıraktık. Yavru at hırsızına bağırarak küfür etti. Yavruya sarılıp sızdım. Uyuduk, bizden istedikleri gibi; derin ve deliksiz. Güneş yüzümü yakınca uyandım. Yavru yoktu. Belki şu at hırsızıyla gitmiştir. Sanmıyorum. Tepemden bir teleferik geçti. İçinde zinde gözüken bir kadın ve bir adam, öpüşüyorlardı. Güneş tepeye çıkmış. Olsun.

    Kalkıp yürüdüm. Meydana çıktım. Oradan iskeleye indim. Manyağın adalar vapuru kalkmış. Kaçırmışım. Bir bankanın önüne öylece oturdum. Denizi seyrettim. Bankanın önüne kustum. Kızlar Kamil’i alıp götürmüştü. Manyak işlerini yoluna koymuş, yavru ressamla kaçmıştı. Ben yine bir bankanın önünde oturuyordum. Anlamsız ömrüm boyunca bir bankanın önünde oturup duracak olmaktan korkuyordum.