19 Ocak 2010 Salı

EŞYANIN TABİATI / SANDALYE


    Bütün yorgunluğunun üstüne bir de bana katlanamayacak işte... Şimdi kapı dışarı edecek artık beni, eli kulağında...

    - Bana sadece sarhoşken geliyorsun. Farkındasın değil mi?

    İşte başladık. Benim suçum olduğunu düşünüyor. Ne yapayım? Sarhoş olmadığım zamanlar zaten akşamdan kalma oluyorum. O başağrısı, o tatsızlık, o nemrut hallerimi bir görsen böyle demezsin. Ben sarhoş olmasam sana iyice yazık... O kadarı da artık ayıp... Bir de sorsan beni hiç düşünmüyor der. Asıl sen beni düşünmüyorsun, aşk bekliyorsun sadece. İşte... Kızgın baktığını zannediyor. Hayır, yorgun bakıyor; söylemeyeceğim ama... Öfke nedir hiç görmemiş. Sade yorgunluk. Azıcık öfkeli olsa bana şimdi... O zaman ne güzel bakardı kimbilir... Bu kadar yorgun olmasa, azıcık öfkeli olsa, işte o zaman anlatırdım ona... Fakat... Madem beni suçluyor, bir şeyler anlatacağım.

    - Galiba hayaller görüyorum Leyla...

    - Pek sürpriz değil.

    - Bir şeyler yap, yardım et bana!

    İşte! Ne güzel güldü. Yorgun güldü. Fakat hemen toparladı kendini. Şimdi bana gülümsüyor. Halime, nasıl da ezerek gülümsüyor. Eskiden bana böyle kötü gülmezdi.

    - Nasıl şeyler?

  - Bilmiyorum. Gerçek olmadıklarını düşünüyorum ama... Bir taraftan da o kadar garip ki...

    Peki... Hayırlısı bakalım. İnanmaz da bu şimdi bana! Başladık artık... Öyle kötü kötü güler sade... 

    - Dün bir sandalyeyle iki saat kadar muhabbet ettik.

    - Neymiş derdi? 

  - Üstündeki içki reklamı hiç hoşuna gitmiyormuş. Sonra... Meyhanedeki bütün sandalyelerin aynı olduğundan yakındı.

    İşte... Oyun sanıyor yine... Küçümsüyor da beni... Bıkmış artık benden. Peki... Haksız da sayılmaz. Bir de ben olsan ya Leyla, sandalyelerle iki çift laf etmişliğin olsa, o zaman görürsün dünya kaç bucakmış! O zaman da güler misin bakalım böyle tepeden tepeden... 

    - Onu da aynı sanıyorlarmış.

    - Her şey bitti de sandalyelerin derdi kaldı ha? Hem ne farkı varmış ki? 

    - Konuşabiliyormuş işte! Bütün olan bitenin farkındaymış. Ufacık masalara çok fazla sandalye koyuyorlarmış. Her şey daha çok müşteri oturabilsin diye... Tıkış tıkışız hep diyor.

      - Bak sen, kaçsa ya ordan?

      Tabii Leyla, kolaydı o kadar. Ordan kaç burdan da kaç... Yer yarılsın da içine girelim, tam olsun! Hepimiz kurtulalım.

      - En çok da buna kızıyormuş işte... Yapabileceğim hiçbir şey yok diyor. Seni burdan çalayım dedim. Gerçi küllük çalmak gibi değil. Biraz daha zor ama düşünürüz bir şeyler dedim.

      - Garsonla konuşsaydın belki satarlardı.

    Evet Leyla evet... Bu para da her haltın altından çıkıyor. Sen beni suçlaya dur. Bütün gün suyunu sıktılar. Hiç düşünmüyorsun ondan bu yorgunluk, bu bıkkınlık. Fareler gibi kemiriyorlar biricik ömrümüzü... İşte bu hale geldin ama para kazandın tabii, neyse verir kurtarırsın artık sandalyeyi... Ama söylemeyeceğim işte... Madem istemiyor artık beni, söylemeyeceğim. İnanmaz da zaten... Ulan Kuran'da bile yazıyor: "Bilseler ki kazandıkları şeyler yüzünden, az güler çok ağlarlar..." diyor! Şüphesiz ki hepimiz helak edileceğiz Leyla! O büyük günün umuduyla yaşıyoruz! Gönül gözümüz kapanmış bizim... Perde indirmişler gözlerimize...

    - Derdi o değilmiş ki işte... Bir sandalye olmak istemediğini söylüyor.

    - Ama o bir sandalye...

    Evet evet... O bir sandalye... Her şeyi kabul edelim. Saçmalama sandalyeler konuşmaz desinler. Sen başka bir şeyler geveliyorsun da böyle lafı dolandırıyorsun desinler. Her şeye tamam diyelim. Ulan konuşuyor, sandalye konuştu benle! Sen inanmıyorsan ben ne yapayım? "Bana sadece sarhoşken geliyorsun." diye çıkışsınlar. Ona da tamam. Doğrudur diyelim. Özür de dileriz, hem bir daha da olmaz. Her şey bu kadar basit işte!


      - Ben de öyle dedim. İstersen sana iskemle derim diye de espri yaptım. Küfür etti... Sesimi duyabildiğin için seni bir halt sandım dedi. 

      - Neymiş peki?

    - Ben de öyle sordum. Sanki nesin değil de ben neyim diye sormuşum gibi cevap verdi. Aptal olduğumu söyledi. Sesini duyabiliyormuşum ama hiçbir şey anlayamıyormuşum.

      - Bak seen...

      - Ben bir sandalye değilim. Beni sandalye yapan bu meyhane dedi. Onun mesela bir fırın olduğunu iddia etmekle bir sandalye  olduğuna inanmak arasında bir fark yokmuş. Mesele o değilmiş.

      - Siktirsin ordan!.. 

      - İnsan değil misiniz dedi, hepiniz aynısınız! Bu bana insan deyince ben de kızdım. Siktiğimin sandalyesi seni dedim. Ve tuvalete gitmek bahanesiyle onu itekleyip düşürdüm. 

      - Aklı başına gelmiştir desene piçin!.. 

     - Döndüğümde yine ayaktaydı. Herhalde garsonlar kaldırmıştır. Gördün mü dedim, işte bir sandalyesin. Kaldırdılar seni ve yine bu konuma getirdiler. Senden bir sandalye olmanı bekliyorlar. İşin kötüsü, sandalye olmak dışında bir seçeneğin de yok gibi duruyor. 

      - Eee?..

      - Cevap vermedi. Sanıyorum onu tekmeledim diye içerledi. Bir daha hiç konuşmadı. Önce kızdım. Sonra bir kaç gece daha gittim. Konuşmuyor. İşin garibi... Meyhaneye girdiğimde onu tanıyorum Leyla. Sandalyelerin yerleri değişiyor. Niye değişiyor onu da anlayamadım. Akşam olunca bunları ters çevirip masaların üzerine koyarlar. Sabah yine aynı yere indirirler. Fakat her girişimde onu başka bir masada görüyorum. Bu değişim yüzünden işte onun benle konuşmuş bir sandalye olduğuna da inanamıyorum bazen. O zaman ortalık çok fena karışıyor işte... İnsan karşısındaki sandalyeye bile inanamıyor artık Leyla... Nasıl bir devir bu böyle, şaşıyorum. 

    Gideceğim burdan artık. Çaresi yok. İşte şu kapıdan çıkacağım biraz sonra, dönmemek üzere... 

    - Bazen başında olduğu masa dolu oluyor ya da üzerine birileri oturmuş oluyor. Gördün mü diyorum, sandalyesin işte, bırak şu inadı! Sonra masa boşalınca yine bunun karşısına geçiyorum. Konuşmuyor. O konuşmazken karşısında çok düşündüm Leyla... Ve şu sonuca ulaştım ki, sandalye haklı Leyla, kim ne derse desin!

    - Saçmalık!.. İçki dışında başka bir şeyler alıyor musun?

     - Sabahları ağrı kesici, bazen de şu miğde şeylerinden. Başka bir şey yok. Pek yemek bile yemiyorum. 

      - Eh... O zaman artık deliriyorsun demektir. 

    - Müjdeler olsun! Bunu kutlardık ama sen yorgun görünüyorsun. Bana müsaade... Meyhaneye gidiyorum. Beni bekleme, artık bir daha gelmem. Her şey için üzgünüm, seni seviyorum.


      Derin bir nefes... Nefes al... Nefes al, nefes ver... Bir daha... Devam... Nefes al, bok var çünkü nefes almakta! Meyhaneye git... Evet, çevir şu taksiyi... Kaçtı.... Boşver... Yenisi gelir. Bak geliyor. El at, evet... Arkaya otur. Evet evet... Söyle donatsınlar masayı, kutlama var; artık deliriyormuşsun. Bugün o mutlu günmüş... Kendine gel, yalan bunlar... Kanma... Daha çok çekeceksin, bunlar iyi günlerin. Başka bir şeye de benzemiyor ki işte, insanın kolu kanadı kırılıveriyor. Nefes al... Nelerle başa çıkıyorsun da işte... Bir Leyla böyle ezip geçiveriyor. Kimse de bilmez ki... Nefes al... Kimse sormaz ki nelerle başa çıkıyorsun... İnanmazlar. Bırak bunları şimdi... Sakın kimseye de anlatma... Nefes al... Çakı gibisin... Şarkı söylüyorlar sen de söyle... "Her şeyimi... Uğruna ben... Boş yere mi..." Saçmalıyorsun, şarkı söyleme... Nefes al... Kimsenin suçu yok... Az önce sütten çıkmış ak bir kaşıksın işte... Bırak bunları şimdi... Bak karşında kim var... Evet... Bu viran meyhanede tek bir konuşabilen sandalye var işte... Ve artık senle konuşmuyor. Evet. Olsun. Nefes al sen...