12 Ocak 2010 Salı

GÜNEŞ VE FARE VE İNSAN

    Kendilerini kandırıyorlar. Güneşi herkes sever. O gölgelere sığınmaları, evlerine kapanmaları; hepsi yalan. Hepimiz güneşi isteriz, kim ne derse desin. Gelip bizi yakmasını, kör edip ateşine katmasını... Güçsüz ve korkak oldukları için... Ve algı eşikleri... Eksikler... O kadar eksikler ki nerdeyse yoklar. Bu yüzden zemini olmayan değer yargıları oluşturmuşlar kendilerine, yanılgı... Kesinlikle bir zemini yok, sadece birikim. Ve yanılgılarına sarıldıkça güçlenmişler. Havada asılı dünyalarında, havaya savrulan yumrukları var. İsraftan başka bir şey değil.

    Ben hiçbir şeyden korkmam. Ve dünyanın görüp görebileceği en güçlü insanım. Öyle güçlüyüm ki bunu göstermeye bile ihtiyaç duymuyorum. Gerçek bir şampiyonum, bir rekortmen. Ben, dünyanın güneşe en uzun süre bakabilen insanıyım. Çıplak gözle yani... Nerde görsem yüzümü ona dönerim. Gözlerim acıyana kadar bakarım. Sonra gözlerimi kapatır ve bakmaya devam ederim. Aramıza bir bulut girene dek... Elimizde olmayan durumlar, yapacak bir şey yok. Güneş, yakıcı güzellik... Işığı göz kapaklarımın ardından, beynimin derinliklerine kadar işliyor. Biliyorum. Bildiğim için ve ışık içimi doldurduğu için, asla anlayamayacakları bir huzura sahibim. Ben, dünyanın en güçlü adamı... Hiçbir korkunun yuva yapamayacağı kadar yüksek bir zirveyim. Güneşe çok yakınım. Ve bu güneşe en yakın konumumu ömrümün sonuna dek sürdüreceğim, elimde değil. Ona yaklaşabileceğim kadar yaklaştım. Ona daha yakın olmamın tek bir yolu var. O koca götünü kaldırıp, artık bana doğru bir adım atmalı!

    Bu kasabaya nasıl geldim bilmiyorum. Daha doğrusu biliyorum, bir gazetenin turizm ekini okuyordum işte... Güneşe bakmaya kısa bir ara verdiğim sırada yani, vakit geçsin diye. Bir gezgin buralardan bahsediyordu. İkliminden, güneşin doğuşundan batışından falan, klasik. Uzunca yazısının küçük dört cümlesinde işte, pek hatırlamıyorum. Kafamı kaldırıp güneşe bakmıştım. Nereye gitsek tepemizde aynı güneş var, biliyorum. Fakat keyif benim, onu bir de buralarda görmek istedim. Bir şey aradığımdan değil. Güneş ışığıyla dolu paşa gönlümün küçük bir kaprisi. Hiç yapmadığı şey de değildi zaten. Fakat yine de bu kasabaya nasıl geldiğimi tam olarak bildiğim söylenemez. Bir hikayesi olmaktan bahsediyorum. Bilmem anlıyor musunuz? Bilmeyişim, açıkçası; ilgilenmediğim, üstelik umrumda bile olmadığından. Bu yüzden bir hikayem yok. Güneşim var.

    Yakıcı bir gündü ve sabahtan beri güneşin altında çalışmıştım. Beton karıştırdım. Yani eğer, çok merak ediyorsanız diye söylüyorum. Paydos etmiştim ve hafif yan yan, güneşin yüzüme vuracağı tatlı bir açıyla yürüyordum. Meydandaki kahvenin önüne, bir iskemleye oturdum. Tabii güneşe karşı, bilmem söylememe gerek var mı? Gözlerimi kapatıp yine o tatlı enerjiyi emiyordum. İlginç; her şeyi tüketiyoruz da, şu güneşi eksiltemiyoruz. Hala tam anlamıyla avcumuzun içine alamadığımız şeyler olduğunu bilmek, huzuruma huzur katıyor. Kuşatılmış olduğumuz gerçeğini komikleştiriyor. ‘Hey!’ diyorum. ‘Güneş orda duruyor, ona anlatabiliyor musunuz bunları?’ Ve biz olmasak da, o bir şekilde olacak. Tabii yine şu anda ve bu biçimdeki gibi olmasa da... Önemi yok. Hepimiz onun kopmuş parçalarıyız, güneşle biriz. Ve hep beraber; güneş, ben, siz, fareler... Hepimiz biriz. Onu sevmemin nedeni bu, bakın söyledim. Dosdoğru ve tastamam, ağzınıza layık. Fakat söylemediğim bir şey var. Yani söylemediğim derken, anlayacağınız dilde demek istiyorum. Neden siz gölgelere kaçanları, dört duvara kapananları falan; güneşin ve farelerin aksine, pek o kadar sevmiyorum? Bir olduğumuz halde? Önemli değil, o güzel kafanızı böyle şeylerle yormayın. Size bir şeyler daha anlatayım.

    Kahvenin önünde oturmuştum, daha önce de söylediğim gibi. Gözlerim kapalı olduğu için Adem Dayı’nın çayı getirdiğini farketmedim. Birer ismimiz olması çok şeyi kolaylaştırıyor. Kim olduğumuz sorusunu böylece kolaylıkla savuşturabiliyoruz. Şu isim verme işi, kesinlikle yararlı bir icat; samimi söylüyorum. ‘Heey... Yeğen...’ dedi. Bu koca kasabanın biricik yeğeniyim. Ve tabii anlamışsınızdır, demli bir çay getirdiğini farkettim böylece. Buraya geleli ne kadar oldu bilmiyorum. Şu zaman işlerinden pek anlamam, yaşımdan bile emin değilim. Buraya ilk geldiğimde, çok tuhaf olduğumu düşündüler tabii... Yüzüm çok fazla esmer, ondan olabilir. Açıkça söylemem gerekirse genel şeklim şemalim de pek iç açıcı değil. Genel dağınık görüntümün yanında bir de şu saçlarımı, sakallarımı ve kaşlarımı kazıtmış olmam, vs... Normaldi yani ve normaldiler. Kalenderiler de gideli öyle çok oldu ki, unuttular. İnsan her şeyi unutur. İşte açıkça onlardan değildim ve yeni bir korku kaynağıydım. Bir ev tutmak istediğimi söyledim, biraz birikmiş param vardı. Kimse yanaşmadı. Benden bazı cevaplar istediler. Bir sürü saçmalık işte... Size bir şeyler anlatayım dediysem, o kadar da yormayın beni. Bir müteahhit bozması üç beş günlüğüne kalabileceğim garip odayı verdi bana, kaba inşaat. Müteahhit bozmasından kastım; yaptığı işe rağmen, gayet modern öncesinden kalma bir hali vardı. Anlaştık mı? Böylece komşum olmadı ve bir korku kaynağı olarak biraz daha yalıtılmış oldum. Hep kontrol...

    Bir kaç gün kırlarda bayırlarda dolaştım. Bir günlüğüne gitmek için oldukça uzak sayılabilecek denize gidip daha da esmer döndüm ve beni biraz kaçık da olsa turist gibi bir şey olarak görmeye başladılar. Biraz daha kalmam mümkün olunca ev sahibime para ödedim. Almak istemez göründü ama banknotlar yan cebinde pek de fena durmadı doğrusu. Eh; gerek de yoktu ama madem öyle, bari bu parayla odaya elektrik ve su çekerdi. Ve güneş doğup battıkça fazla garipsememeye başladılar. Her şey mümkündür. Her şey mümkün olduğu halde yine de hiçbir şey değişmez, garip. Ve az önce hiç sormadan demli bir çay getirmelerinden de anlamış olacağınız üzere, alıştılar. İnsan her şeye alışır.

    Paralarım suyunu çekip cüzdanım kara kuru kalınca ev sahibime gittim. Paramın bittiğini, bana bir süre çalışabileceğim bir iş vermesini söyledim. Yarım kalmış bir kaba inşaatın sıvasız  odasından biraz daha faydalanmak fena olmazdı herhalde... Tabii öyle söylemedi, başka şeyler... Söylediğim gibi işte, o kadar da yormayın beni. Sonunda ikna ettim. İnşaatlarından birinde çalışmaya başladım. Amma da gururluymuşum. Çok değil, günde beş altı saat...

    Kahvenin önünde oturuyordum. Güneş batıyordu. Tatlı bir akşam serinliği vardı. Rüzgar meydanda gayet estetik daireler çizip toz kaldırıyordu. İşte insanlar, kediler, köpekler, tavuklar... Gözüme birkaç değer yargısı da ilişti, bana ait değiller. Sakin sakin dolaşıyor ve anlayamadıkları şeyleri inceliyorlar. Çok kısa sürede tanımlıyor ve geçiyorlar. Her şey yavaş yavaş oluyor. Her şey bu kadar yavaş olduğu halde nasıl da bir çırpıda geçiyor, şaşıyorum. Ağırkanlı ama iş bitirici bir dünya bu. Bir tavuk bir solcanı çekti toprağın içinden, malum... Kedilerden biri gerindi, şöyle bir etrafını süzdü. Yakınlardaki bir kuşa isteksizce bakmaya durdu. Çay içtim. Hava kararmak üzereyken herkes evlerine dağıldı. Gariptir, kuş bile kalmadı ortalıkta. Adem Dayı bir kayıntı yapmaya gideceğini, istersem çayın sıcak olduğunu söyledi. Eyvallah dedim, konuştum yani. Sesim bana uzak ve garip geldi. Sesimi çok az duyarım, eskiden beri böyledir. Islık çaldım. Çay doldurdum. Meydanın, yani bu köyün ve dolayısıyla bu dünyanın merkezine karanlığın çöküşünü izledim. Burnuma çok güzel kokular geliyordu. Çiçekler, isimlerini bilmem. Her şeyin bir sebebi vardır. Umrumda bile değiller.


    Kalktım ve yürümeye başladım. Karanlık... Patika mı yoksa sokak mı olduğuna karar veremediğim mesafeler adımlarımın altından akıp geçti. Gecikmiş, telaşlı bir köpek önümden yüzüme bile bakmadan kasabanın içlerine koştu. Yemek vakti çünkü ve sofralardan payına bir şeyler düşebileceğini biliyor. Az önce söylediğim gibi, her şeyin iyi kötü sebepleri vardır. Her şey sonuçtur. Geçmişimiz, gideceğimiz yolları açar. Sebepsizce yürüdüm. Eve dönme duygumu ne zaman kaybettiğimi düşündüm, çıkaramadım. Hiçbir yere ait değilim. Kasaba çıkışına doğru evime vardım. Ev, bu kelime bana ne kadar da yabancı geliyor. Bir şeyi özlediğim ya da istediğim yok. Yanılgı olduğuna karar verdiğim her şeyi kendim bıraktım. Bana yetecek bir yaşam alanım olmadığı ve buna izin verilmeyeceği kafama dank ettiğinde yanılgılarımdan vazgeçtim. Ve kendi özgün huzuruma ulaştım. Dışarıdan karmaşık görünebilecek, tatlı bir bütünlük. Bunun sonuçlarını kestiremiyordum açıkçası. Anlamsızlık ve savrulma evet, belki... Fakat hikayelerimiz; önemsiz de olsa onları yitirmiş olmak, bir hayatı olmamak... işte bu bana küçük bir taş verdi. Bir burukluk taşı, içimde oturdu kaldı. İtiraf etmem gerekirse, onu seviyorum. Fırlatmadığım halde hedefini, üstelik varolan ya da olabilecek bütün hedefleri vurduğunu hissediyorum. Hissetmek ilginç, hiçbir düşünce onu yerinden kımıldatamaz. Böylece gerçeklik ya da yanılgı, anlamını yitirir. Ve tek bir duyguyu, dünyanın hiçbir düşüncesine değişmem.


    Çimento ve tuğla, toz... Odamda bunlar, yarım kalmışlık ve türlü olabilirliklerin kokusu beni karşıladı. Onları ciğerlerime çektim. Odamın işlenmemiş tahtadan bir kapısı var. Ona küçük sakin bir tekme vurdum, açıldı. İçeri girdim. Benim olan hiçbir şey olmamasına gülümsedim. Her şey tam olması gerektiği gibi. Çılgınlık, etrafında dolaşmanın çok zevkli olduğu tatlı bir çukur. Önümden küçük bir fare fırladı. Küçük ve umarsız adımlarımın bir şeylere sebep olması, hala var olduğum gerçeğine inandırıyor beni. Öyle ya da böyle... Varolmak, tuhaf bir şey... Neden orda olduklarını bilmediğim, fakat bu mevsimde bile neden orda oldukları üzerine size sayfalarca anlatabileceğim soba boruları duvara dayalıydı. İstemiyorum. Fare onların arasına kaçmıştı. Gıcırdayan karyolama oturdum ve soba borularını izledim. Dört taneler, biri dimdik ayakta. Kolumu uzattım ve öbür üçünün içinde en az kaykılmış olanı düzelttim. Dik durmaya diğerlerinden daha yakın olduğuna göre, dik durması daha iyi olmalı. Küçük bir patırtı koptu. Fare; bundan böyle o soba borusunun faresi. Ve ben o soba borusuna hükmedebildiğime göre, benim farem. Sahip olmak bu kadar kolay, kaçamazsınız.

    Ve sessizlik... Kalkıp soba borusunun içine baktım. Ampulün ışığı, açısı yüzünden işe yaramıyor. Sahi, ışığı yaktığımı söylemiş miydim? Ya da daha güzeli, önemi var mı? Henüz elektriğin bulunmadığı dönemden kalma bir mumu yaktım. O da işe yaramadı. Borunun içine bir kibrit yakıp attım. Yere düşmeden söndü ama artık bir farem olduğunu gördüm. Etrafıma baktım ve karışıklığın arasında bir el feneri farkettim, ışık... Aldım ve borudan içeri tuttum. Her şeyin bir çaresi vardır. Gördüm. Benim küçük farem. Daha insan olduğum günlerden kalma bir içgüdüyle ona isim vermek istedim. Onu ifade edebilecek bir kelimeye karar veremedim. Borunun dibinde oturuyor. Yarı dik ve yere bakıyor. Hiç kıpırdamıyor. Sanıyorum ortalığın biraz sakinleşmesini bekliyor. Ondan sonra buradan kurtulmanın nasılsa bir yolunu bulur? Borudan içeri bir kibrit daha attım. Yanına düştü, kılını bile kıpırdatmadı. Onu sevdim. benim küçük, isimsiz farem.

    Güneş batar batmaz uykum gelir. Huzurlu ve uyumlu olmanın mantıklı bir sonucu... Uyumak üzereydim. Karanlık ve sessizlik, benim küçük isimsiz faremi çabalamaya itti. Onu daha çok sevdim. Küçük ve pembe olduklarını tahmin ettiğim ön ayaklarıyla soba borusunu kazmaya çalışıyordu. Olaylara ancak bildiğimiz eylemlerle çözüm arıyoruz. Çünkü geçmişimizden ve dolayısıyla öğrendiklerimizden başka hiçbir şeyimiz yok. Faremi daha da sevdim. Benim küçük, inatçı farem... Usanmadan borunun duvarını tırmaladı, bütün gece... Huzura ulaştığımdan beri uykusuzluk sorunum yoktur. Deliksiz ve temiz uyurum. Faremin çıkardığı tırmalama sesi yüzünden uzun zamandır ilk defa uyuyamadım. Daha doğrusu yarı uyur, yarı uyanık. Hepiniz gibi...

    Bütün gece durmaksızın öyle hırslı tırmaladı ki neredeyse beni çaba denen şeye inandıracaktı. Benim küçük, isimsiz farem... Bir ara karanlık içinde ve uykuyla karışık, kaçmasından korktum; çabalamaya inanmayışıma rağmen. El yordamıyla bir kitap buldum ve borunun üstüne kapattım. Böylece farelerin en kahramanı bile olsa... Yani tırmalamak yerine tırmanmaya ya da zıplamaya da çalışsa... Ki fareler ne kadar zıplayabilir, hiç bilmiyorum. Her neyse işte, kendi gerçekliği ve onu çevreleyen soba borusunun gerçekliği karşısında hiçbir çıkar yol bırakmadım. Ki soba borusunu ve geçmişini düşününce, ne için yapıldığını... Daha da gülümsedim uykuyla karışık. İnatçı faremi, dahası soba borusunu bile sevdim. Güneş uzun zamandır gündüzlerime bir şekilde bir şeyler katıyordu. Fakat gecem zifiri karanlıktı; tabii şu ana kadar...

    Çok güzel bir gece, tavşan uykusu... Ve şu inatçı fare bütün gece yılmadı, hep tırmaladı. Eline geçen, tırmaladığı duvardan kazıyabildiği kurumlardı sadece. Kurum, ne işe yarar? Bunu sabah gördüm. Bir ara iyice dalmışım. Uzun zamandır ilk defa güneş doğduktan çok sonra uyandım. Öğlene geliyordu. Hissettiğim tek şey korkuydu. Çok uzun zamandır korku nedir bilmiyordum. Telaşla soba borusunun üstündeki kitabı kaldırdım. Kossinski, eğer çok merak ediyorsanız diye söylüyorum. Borunun içine baktım. Farem tırmalamaya başlamadan önceki gibi yere bakıyor ve hiç kıpırdamıyordu. Vazgeçti? Yoksa öyle ya da böyle bir iç huzura mı kavuştu? Ya da yeni bir tırmalamadan önce düşünüyor veya güç mü topluyor? Bilmiyorum. Ölmediğine eminim. Oturuyor çünkü ve önüne bakıyor, vecd hali... Gerçekliğinden sıyrılmış gibi duruyor. Duvarlarımız ve bizi kuşatan şeyler iyidir; çünkü gerçekler. Sayelerinde normalde farkedemeyeceğimiz boyutları algılamaya başlarız. Gerçeklikten ve yanılgıdan böylece ayrılırız. Gerçeğimiz böylece, ondan kurtulmamızı da sağlar. Madem öyle bu saatten sonra, yeni bir yanılgıya koşmanın ne zararı var?

    Dışarı çıkacağım. Bekle beni küçük farem, birkaç saatçik... Umarım duvarından emeğinle söktüğün o kurum seni zehirlemez. Birkaç saat bekle beni. Sana yiyecek bir şeyler bulacağım. Ve belki o borunun kuşatmasından, o fildişi kuleden kurtarıp bir kafese koyacağım seni. Kendine ait koca bir kafes! Rahatça besleyeceğim, bazen mutlu edeceğim ve bazen kafana kızgın yağ damlatacağım kafesine... Seni bırakmayacağım. O kafesin içinde kendi gerçek güneşini bulacağın güne dek! Kelimenin tam anlamıyla ‘gerçek’ güneşini... Ölme! Sadece bekle. Bana güven.

    Dışarı çıktım, güneş yoktu.