Öncesinde ne develer tellal, ne de pireler balbalmış. Hiçbir şey yokmuş. Daha sonra bir varmış bir yokmuş. Hiç hep varmış. Bu devcileyin hiçin bir köşesinde ansızın bir kıvılcım çakıvermiş. Bu zavallı denecek kadar küçük fakat umut dolu kıvılcımdan güç alan alevler, hiçliğin içinde cesurca harlayıvermişler. Hiçlikte küçük bir ateş yanmış. Ateşin çılgınca özgüveni hiçte yokmuş. Hiçe kalırsa hiçbir şey yokmuş; "Ben böyle iyiyim, bir şeyim yok." bile demiyormuş, vakur ve umarsızmış. Fakat aslında hiçin ateşi varmış ve endişe verici şekilde yükseliyormuş.
Büyüdükçe büyüyen ateş, bütün bu uçsuz bucaksız hiçliği tutuşturmak istiyormuş. Ve bunu yapmak üzere daha da büyüyormuş. Ve şüphesiz bunu yapacakmış. Derken bir hortumun içinden fırlayıveren tazzikli su; ateşi ve ateşin dünyasını oluşturan, onu çevreleyen hiçliği de önüne katıp savurmuş. Ateş; algı aralığının hiçliğinin dışından gelen bu tazyikli suyu farketmemiş bile, sönüvermiş. Söndüğünü bile anlamamış.
Meğer ateşin evreni; itfaiye binasının bahçesinin girişinde, trafonun duvarındaki üç tuğlanın ek yerindeki bir kuytudaymış. Gece nöbetçisi olan itfaiyeci, elindeki hortumun vanasını kapatmış. İtfaiyeci gecenin ilerleyen saatlerinde çıkabilecek başka yangınların da bu kadar yakın ve kolay olmasını ummuş. Bu sarfoş kafayla ancak itfaiye binasının trafosunun kontağından çıkan küçük bir yangının hakkından gelebileceğini düşünüyormuş. Sallana sallana yürürken aslında itfaiye binasının yanmasının çok hoş olacağını düşünmüş. Sonra bunun olamayacağını, çünkü itfaiyenin çok yakın olduğunu düşünmüş. Elindeki şişeyi tekrar ve tekrar dikmeye devam etmiş. Gel zaman git zaman itfaiyeci yeni bir şişe açmış fakat daha bir yudum bile içmeden -itfaiye şapkası gözlerinin üstüne düşünce- karanlık uykusunu getirmiş. Ve itfaiyeci gözlerinin gecesinde uyuyuvermiş.
Bu sıralarda; itfaiyecinin algı aralığının çok dışında bir yerlerde isimsiz bir varlık yan gelmiş yatıyormuş. Evreninde tek ve biricik olduğundan bir ismi yokmuş. Koca bir yokluk içinde isme ihtiyacı olmayan bu meret de itfaiyeciye benzer bir sarhoşluk halindeymiş. Sızmak üzere olan bu meret, tam da itfaiyecinin zaman algısına göre 3 bin yıl sürecek bir uykuya dalmak üzereyken, evrenin üzerine kusuvermiş. Savrulmuş başıboş bir hiçlik parçasının üzerinde seken küçük bir kusmuk damlası, itfaiyecinin güneş dediği şeyin üzerine düşüvermiş. Ve itfaiyecinin güneşini söndürmüş.
